HER YÖNÜ İLE HAC İBADETİ-4

4.BÖLÜM

Arafat Vakfesinin Sünnetleri:

Arafat vakfesinin bir takım sünnetleri vardır. Bu sünnetlere riayet etmemiz, yaptığımız hacca bir mana kazandırmakta ve ayrıca hac ibadetinde bütün zamanımızı ihya etmemize de yardımcı olur.
Arafat’ta vakfeden önce gusül etmek, zevalden sonra vakfeye acele etmek, veya binek üzerinde vakfe yapmak, temiz ve abdestli bir şekilde kıbleye yönelerek vakfeye niyet etmek, o günü oruç tutmamak, sadece kendini ibadete vermek dua ve niyazda bulunmak, Arafat’ta vakfe yapmanın sünnetlerindendir.
Arafat’ta ve diğer zamanlarda, kötü söz ve davranışlardan, çirkin hareketlerden kesinlikle kaçınmamız gerekir. Çünkü hacda cidal (tartışmak-ceddeleşmek) yoktur. Günah şeyler yapılmamalı ve kesinlikle şerden kaçınılmalıdır.
Hz. Peygamber haccında, Arafat’a çıkmadan önce zilhiccenin sekizinci günü, (terviye günü) Mina’ya hareket edip, o geceyi orada geçirdi. Sabah olunca da namazı kılıp, güneşin doğuşundan sonra da, Arafat’a yürüdü. Arafat’a zevalden (öğleden) önce vardığından dolayı, Nemire’de ikamet etmiş ve orada hutbe okumuştur. Namazdan sonra da, Arafat’taki Rahmet dağının eteklerinde vakfeye durmuştur.
“Haccın menasiklerini benden alın.” sözü bize peygamberimizin bir emridir. Haccı onun yaptığı gibi yapmamız ve onun gibi özen göstermemiz gerekir. Özellikle son yıllarda ülkemizden giden hacılarımız, terviye günü, Mina’da geceleme sünnetini ihya etmekten mahrum bırakılmışlardır. Hatta böyle bir sünnettin varlığından bile haberleri yok, veya bu bilgiler özellikle onlardan esirgenmektedir.
Bazıları da “Hac yaparken ne kadar az bir yorgunluk içinde ve az bir çabayla geçirebilirim veya bu seyahatimin ne kadarını bir piknik havasında geçiririm” hesabını yapmaktadır. Bu da ibadetin gerçek anlamını yaşamaya engel olmaktadır. Hacca gitmeden önce başlayıp, Mekke’ye ulaştıktan ve oradan da ayrılıncaya kadar, hacıların nakillerinde, ikametleri veya ülkelerine dönmelerine kadar bir çok işlemlerde, bir takım bürokrasi ile boğuşmaktan, dolayı hacılar; hac vazifelerini istenilen manevi bir havada eda etme imkanını bulamamaktadırlar. l
İslâm bilginleri arasında, vakfe için abdest, setr-i avret, kıbleye dönme ve niyetin şart olmadığı konusunda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Bu duruma göre, abdestsiz, cünüp, hayızlı veya nifaslı kimsenin yapacağı vakfe de geçerlidir. Çünkü Hz. Âişe (r.a.), Rasûlullah (s.a.s.)’
ın emriyle, hayızlı iken vakfe yapmıştır. l

Arafat Gününün Fazileti ve Hikmetleri

Arafat gününün fazileti büyüktür, sevabı çoktur, çok büyük günahların af edilişi, kişinin anasından doğduğu gün gibi günahlardan arındığı gündür. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır.
“En faziletli dua, Arafat gününün duasıdır...”
Arafat düzlüğü arefeden önceki günlerinde ölü, ıssız ve sakin, ama arefe günü, Mekke’den Arafat’a akan milyonlarca insan; ondört asır boyunca aynı mesafeyi, kateden ayak seslerinin uğultusu ile çınlıyor kulaklarda. Bir mahşer kalabalığı halinde, ayrı ayrı ülke ve bölgelerden bölük bölük insanların, Arafat’a doğru aktıkları görülür. Bir beyaz ihramlılar denizi; onların geçip gitmiş, nesiller, nesillerce gerilerde kalmış, günlerinin yankısı duyuluyor. Onları, bu görünüşte, bu kayalık, kumluk ülkeye çekip getiren iman yeniden kanat çırpıyor; hayatın sıcak soluğu, yüz yılların uçurumunu aşarak yeniden dolaşıyor üzerlerinde. Ve bu okyanusun kabaran dalgaları, beyaz dalgaların kudretli kanat çırpışları insanı çekip alıyorlar kalakaldığı yerden; Ve sen bu düzlükte zerresin ve bir zerreciksin, nura doğru, hidayet ışığına doğru, yansıyan, parıldayan ve gökyüzüne yükselen rahmet alevleriyle perçinleşen, dua ve mağfiret nidalarınla.
İnsan burada gerçek özgürlüğünü, bağımsızlığını kazanabilir, bağımlı olduğu bütün kayd ve tescillerinden ancak burada kurtulabilir. Çünkü burada uçmak vardır, rüzgar gibi, rüzgarla beraber, dur durak bilmeyen bir çoşku, bir heyacan ve bir iman rüzgarıyla uçuyoruz, Arafat’tan Arasat meydanına ulaşıncaya kadar. Ve rüzgar kulağımıza sevinç ve mutluluk dolu bir zafer şarkısı fısıldıyor:
“Artık bir daha hiç, bir daha asla, bir yabancı olmayacaksınız!”
Hac ve özellikle de, Arafat meydanı mahşeri kalabalığı ve insanları bir araya toplayan içtimai bir kongredir. Hatta İslam’
ın semavi kongresi hükmünde olan haccı ekberin ve büyük bayramın arefesi noktasındadır.
Bu kongrede bütün müslümanlar, İslam bağından başka, bütün bağlardan ve işaretlerden sıyrılırlar, dikişsiz elbiseden, yani başka bir deyişle kefenden başka bütün örtülerden soyunurlar... Hiçbir fert, diğerinden, ayırt edilemez.... Hiçbir kabileyi diğerinden, hiç bir cinsi öbüründen ayırd etmeksizin yapılan bir kongredir... Orada yegane bağ İslam bağıdır. Yegane boya, Allah’
ın boyasıdır.. Yegane nizam İslam nizamıdır, yegane nişane ve alınlarda parlayan nur ve parıldayan iman nişanesidir.
Ey hac için ihrama bürünen insan!
Ey ölmeden önce ölmeyi prova eden insan!
Ey ölümün acısını hissetmemek için,
Şimdiden ölüm sahnesini yaşamaya çalışan insan!
Niçin burada olduğunun acaba farkında mısın?
Ve sen mahşeri bir kalabalığın içindesin, kalabalık ise sıradan bir kalabalık ve sende sıradan biri değilsin.
Sağına, soluna ve önüne hiç bakıyor musun?
Her renkten, her ırktan ve her yaştan insanlar...
Kadın, erkek ve çocuklar..
Her yaş ve her cins,
Dünyanın tüm renkleri ve dilleri burada..
Peki bunları buraya kadar getirip bir araya toplayan güç ve amaç!
Nedir acaba biliyor musun?
Aman Allah’
ım vakfedeyim. Dünyanın en mübarek bir dağında arafat meydanındayım. Sanki, binlerce yıl gerisine gitmiş gibi bir haldeyim, sağımda Bilal-i Habeş gibi sevimli biri duruyor, acaba bu kimse Habeşistanlı mı? Yoksa Bilal’in akrabası mıdır? Ya önümde duran Mekkeli sıddıkların sultanı, Ebu Bekir’in kardeşi mi neyi olur? Ya solumdaki İranlı? Selmani Farisi’nin yakınları mı neyi olurlar? Ya biraz ilerde duran, uzun boylu saçı başı birbirine karışmış olan kimse, Suheyb-i Rumi’nin bir akrabası mıdır? Acaba onların hepsiyle tanışsam mı? Ama ben onların konuştukları dili bilmiyorum ki, peki ya nasıl anlaşacağız?
Korkma yanlarına var! Allah’
ın en güzel selamı olan, selamun aleykum de.. Merhaba de, müslüman müslümanın kardeşi değil mi? Sarıl kardeşlerine, kucaklaşın hasret giderin, ağlaşın durmayın, bu fırsat hiç birinizin bir daha eline geçmez. Kardeşler kendi aralarında küçükken nasıl anlaşıyorlardı? Tek tük kelimeler ve arkasından işaretler ve şekiller... neticede anlaşıyorlardı değil mi?
Dilden dile iletişim sorunu varsa, yüzlerden akan nurlarla, kalpten kalbe olan iletişimi sağlayın, bu iletişimin tercümana ihtiyacı yoktur. Hem kalpler bütün dilleri bilirler. O zaman gel..
Ey Habeşli ve Habeşistanlı,
Ey Farslı ve İranlı,
Ey Endonezyalı ve Malezyalı,
Ey Avrupalı ve Asyalı, Afrikalı,
Ey Dünyalı kardeşlerim gelin,
Allah için kardeş olalım,
Muhammed Mustafa’ya ümmet olalım,
Can olalım ve canlar olalım,
Kardeşlik ahdimizi, Ensarın Muhacirle pekiştirdiği gibi pekiştirelim.
Hac dönüşümüzde, ailemiz akrabamız ve çevremiz,
Bize ne getirdiniz ey hacılar, diye sorduklarında;
Onlara, sizleri ve bizleri kardeş kılan taahhütnameyi, cehennemden necat diplomasını ve hacdaki anılarımızı getirdik diyelim.
Herkesin kıyafeti aynı, herkesin saçı başı birbirine karışmış, ama herkesin yüzü ve gözü elleriyle birlikte semaya doğru yönelmiştir. Aynı hedef ve aynı istikamet için buradalar
Ve eller ayrı, amaç aynı,
Diller ayrı, dualar aynı,
Renkler ayrı, aminleri aynıdır.
Bu mahşeri kalabalığının tıpkı mahşerdeki gibi tek dilekleri var, Allah’a yakın olmak ve rızasını kazanmak, buradan alnı açık, ruhlar tamamen günah kirlerinden arınmış, annemizden doğduğumuz gün gibi paklanarak geri dönmektir. Burada vaadimizi yenileyerek, İbrahim’i olmak, İsmail’i sevmek, Hacer’in gayretini sahiplenerek, zemzeme varıp ondan kana kana içmek, en büyük arzu ve isteğimiz olmalıdır.
Ey hacı! Buraya bilerek hicret ettin, hayatının en büyük değişimini gerçekleştirmek için dünyayı dünyadayken terkü diyar ettin. Sakın hedeflediklerini gerçekleştirmeden, Muhacir ve Ensar kardeşliği gibi, kardeşlikler tesis etmeden memleketine dönme; acılarını, dertlerini dinlemeden onlara sırt çevirme; bir duvarın tuğlaları gibi ol! Müslümanla beraber olmadığında, müslüman sayılamayacağını unutma. “Müslümanın derdiyle dertlenmeyen bizden değildir” Peygamber sözünü kulak ardı etme...
Allah Mekke’yi, Peygamber de Medine’yi, haram bölge kıldı. Medine-i Münevvere de tıpkı Mekke gibi haremdir, harem-i Şeriftir. Yer yüzünde üç harem bölge vardır. Haremi Mekke ve Haremi Medine ya diğeri; diğer Harem neresidir? Ve Nerededir?
Hz. İbrahim’in ikinci yurdu, Hz. İshak’
ın ana vatanı, peygamberler diyarı, tevhid dininin menbaı, müslümanların ilk kıblesi ve Miraca yükselten mekan, Kudüs-i şerif, harem-i şerif, Hz. Süleyman tarafından inşa edilen Mescidi Aksa,
Ya Kudüs’ün ve Mescidi Aksa’nın bu günkü durumu,
Ya gönlümüzdeki yeri...
Ve sen hacdasın, mukaddes emanetlere sahip çıkma adına oradasın.
Mukaddes ve haram bölge,
Kudüs ise ağlıyor ve sen başka bir harem yerdesin,
Akan gözyaşları değil artık kandır, revandır, ahu fizardır.
Neredesin Ey Musa?
Neredesin, Ey İsa?
Neredesin, Ey Muhammed Mustafa?
Neredesin ya Selahuddin?
Kudüs bugün sahipsiz,
Kudüs bugün her günden daha fazla mahzun,
Kudüs bugün kimsesiz,
Kudüs bugün boynu bükük,
Kudüs bugün dünden de beter olmuş, lanetli Yahudi’nin elinden,
Her gün onlarca şehit yetmez olmuş,
Artık Kudüs şehide doydu,
Gerçek özgürlüğünü ve gerçek sahibini arıyor..
Neredesiniz Ey Allah’a söz verenler!
Ey Allah yolunda olacaklarına dair ahdini yenilemeye gelenler!
Ey hacca gelenler!
Ey Hacı olup gidecekler!
Kudüs size sesleniyor ve şöyle diyor:
“Benim için bir şeyler yapmaya,
Dualarınızda beni anmaya, Dualarınızla birlikte gönlünüzde,
Bana bir yer ayırmaya,
Size kıyamette şefaatçi olmak için bir dilek ve temenniniz var mı?
Yoksa Ebrehe’nin ordularına karşı,
Mekke’yi terk eden Kureyş’liler gibi,
Dünyalıklarınızı alıp gidecek misiniz?
Arkanıza bakmadan bu diyarın,
İslam’daki yerini hiç mi düşünmeyeceksiniz?”
Burası Arafat veya Arasat meydanı, Mahşerin sahneye konulacağı yerdir; herkesin toplandığı iyi ve kötü her şeyin hesabının yapıldığı yer..
Yoksa senin içinde olmayacağın, rol üstlenmeyeceğin ve sadece seyretmekle zaman geçireceğin, bir eğlenceye mi geldin? Halen örtündüğün ihramından, başına tuttuğun şemsiyeye kadar, madden bağlı bulunduğun toprağın ve sınırları suni işaretlerle çizilen vatanların, simgesi olan işaretlerinden, kendini kurtaramamışsın. Halen mahşer kalabalığında, hiç kimsenin hiç kimseye faydası olmayacağı günün provasında, ırkdaşların ve renkdaşlarınla beraber, suni sınırları simgeleyen bayrağın altında mahşer provasını mı sahnelemek istiyorsun?
Her tarafında bir işaret, bir çok kimlik, bir çok bayrak, bir künye ve bir şemsiye; sen kaybolacağından neden bu kadar korkuyorsun? Buraya kalabalığın arasına dalıp kaybolmak için gelmedin mi? Nefsini dünyevi kirlerden temizlemek için buralara kadar zahmet buyurmadın mı?
Bu nasıl bir kıyamet... Bu kadar çeşitlilik ve taşıması ağır olan dünyevi şeylerle, mahşere gitmekten ve büyük kıyametin senin başında kopacağından korkmuyor musun?
Uzaklarda durma, seyirci kalma!
Ummete karış!
Ummetin içinde kaybol,
Rengin, ırkın milliyetin,
Rütben ve merteben, ümmetin iman potasında erisin.
Kendini yeniden bulmaya çalış,
Mahşere doğru yürüdüğünü,
Yürüyen yolda, gülleri ve gülün güllerini dost edinerek,
Dikenlere basıp, gülleri rahatsız etmeden
Güllerin, boyunlarını bükük bırakmadan yürü...
Unutma ki, Hz. Peygamber senin için, Arafat’ta dua etti.
Ummetim ümmetim dedi, seni hatırladığı kadar, sende onu salavatlarla an, onu selamla yolunda sünnetini yaşayacağına dair söz ver.
Sahabe gibi her şeyini onun yoluna feda edeceğini söyle. Utanma!
Bugün dün değildir.
Çünkü bugün, büyük gün, Arafe günüdür;
Hem de Arafat meydanında, sevapların çok olduğu, günahların bağışlanmasının muhakkak olduğu gün..
Allah’
ın sana yakın olduğu kadar, senin de Allah’a yakın olduğun gün.
Irak olma, uzaklarda durma ve gözden kaybolma, gönüllerden de düşme...
Dualar bir hazinedir,
Hazinenin gömüldüğü gerçek yer ise Arafat’tır.
Nesilden nesile, intikal eden en büyük hazine,
En büyük kurtuluş ve hidayet vesilesi,
Onunla beraber oldukça ve onu yaşadıkça, ondan uzak durmadıkça,
Kurtuluşun ve Allah’a varmanın tek adresi, Kur’an ve Sünnette sarılmanın emr edildiği büyük gün..
İşte o gün bu gündür, Rabb’imizin büyük mükafatıyla tanıştığımız, insanlığın atası olan Hz. Adem’in duasının makbul olduğu Arafat meydanıdır burası...
Burası peygamber iklimi, sahabenin feyz aldığı, cennetle müjdelendiği yerdir, kendilerinden sonraki nesillere örnek olunduğu, gökteki yıldızlar misali Uhud dağından daha yüce peygamber dostları ve arkadaşları gönüldaşlarının teneffüs ettiği havada ve bulunduğu iklimdesin...
Gelin ey müminler! Hep beraber bu büyük hazinelere sahip olmak için, hazinesinde hiçbir zaman darlık ve kıtlık olmayan, Rahman’a Rahim’e alemlerin Rabb’
ı olan Allah’a ellerimizi açalım ve hep beraber amin diyelim... Melekler de dualarımıza amin desin...
Ellerimiz havada Allah için, ondan hayırlar istemek için, ümmetin bağışlanması ve zulmün bitmesi, parçalanmışlığın ve bölünmüşlüğün bitmesi için dua edelim. Ümmet birbirine kırdırılmış, birbirine küstürülmüş ve şeytan ordularının elinde perişan olmuştur. Bu ümmetin dirilişine, birliğine, ila-i Kelimetullahın yücelmesi için dua edelim. Bu aziz günde vakfeye durarak, hep beraberce dua edelim.
Arafat, ilk insan ve peygamberin kavuştuğu, muradına erdiği yerdir.
Arafat, af rüzgarının günahları yaprak gibi uçurup götürdüğü, duaların kabul edildiği, yalvarabilene, yakarabilene kurtuluşun müjdelendiği yerdir.
Arafat, bütün resul, nebi ve Allah dostlarının ruhları arefe günü hazır olduğu pervane gibi döndüğü, muazzam hac vecibelerinin en önemli rüknü olan yerdir.
“Rabb’imiz! Bize dünyada ve ahirette güzellikler ver ve bizi cehennem ateşinden koru,
Rabb’imiz! Biz kendimize çok zulmettik, şüphesiz günahları ancak sen affedersin. Sen affetmeyince bizleri hiç kimse af edemez. Bize mağfiret, lütuflar ver ve bizlere merhamet eyle. Muhakkak ki, sen çok mağfiret eden ve çok merhamet edensin.
Rabb’imiz! Bize tarafından öyle bir mağfiret nasip et ki, onunla iki dünyada işimizi, halimizi düzelt, bizi düşmanlarımıza ezdirme, şeref ve haysiyetimizi küfrün ayakları altında çiğnetme. Bize öyle merhamet et ki, her iki dünyada mesut olalım.
Bize samimi bir tevbeyi nasip et ve bu tevbeden bir daha asla rücu etmeyelim.
Bizi dosdoğru yola ilet. Nebilerinin ve onlara tabi olmuş sıddıkların, evliyanın yoluna bizleri de kat..
Rabb’imiz! Bizleri günah zilletinden, itaat izzetine naklet.
Bizleri helalinle, haramından koru. İtaatınla me’siyetinden koru ve senden başkasına bizleri muhtaç eyleme.
Kalbimizi ve kabirlerimizi nurunla nurlandır, bizleri insanların ve cinlerin şerlerinden ve her türlü desiselerinden koru. Bizim için tüm hayırları nasip eyle..
Her şeyimizle sana dönüyoruz. Dönüş ancak sanadır. Dinimizi, kalbimizi, bedenimizi ve son akibetimizi Sana emanet ediyoruz. Sen, bize lütfunla keremin ve ihsanınla merhamet et.
Rabb’imiz! Annemize, babamıza tüm ümmeti Muhammed’e rahmet ve mağfiret eyle, yaşayanlarına sağlık ve afiyet ver, darlık verme, cimrilere muhtaç etme, her türlü bela ve musibetlerden tabii afet ve gazaptan, zalimlerin zulmünden, yahudinin dünyadaki kötü emellerinden sen bizleri koru.
Müslümanların birbirlerine sahip olmalarını nasip et. Kuvvet ve birliklerini tesis et, bizi nefsimizle imtihan etme. Taşıyamayacağımız, hesabını veremeyeceğimiz ve altından kalkamayacağımız şeylerle bizleri sınama. Sen rahmetinle mağfiretinle bizleri bağışla, nimet verdiklerinin yoluna bizleri ilet, onlarla haşr olmayı nasip et Ya Rabb... Amin”

Müzdelefe’de Vakfe ve Maş’ari’l-Haram

Bayram akşamı şafağın sökmesiyle güneşin doğması arasında Müzdelife’de bir an da olsa bulunmak vâcip, geceyi orada geçirmek sünnet, Meş’ar-i Haram denen Kuzah Dağı’na gitmek ise müstahaptır.
Müzdelife vakfesi, bir özür sebebiyle terk edilirse bir şey lâzım gelmez. Çünkü Hz. Peygamber bu vakfeyi yapamayan zayıf kimselere keffâreti emretmemiştir. Özürsüz terk ise, kurban cezasını gerektirir.
Müzdelife; Arafat ile Mina arasında sınırları, Arafat’
ın iki yakasından başlar, Muhassir vadisine kadar uzanır. Arafat’tan Müzdelife’ye kadar uzaklık mesafesi, 14 km. Müzdelife’den Mina’ya ise 4 km. kadardır. Bu zikredilen sınırlar içinde, nerede vakfe yapılırsa yapılsın vakfe sahih olur. Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “Müzdelife vakfe yeridir.”
Müzdelife’de vakfe yapmanın hükmü ise vacip olduğu ve haccın rüknü olmadığı hususunda alimler ittifak etmişlerdir. Bunu yerine getirmeyenlerin, haccı sahih olmakla beraber, vacibin terkinden dolayı, ceza olarak bir kurban kesmeleri gerekir. Müzdelife’de vakfenin vacip olduğu hususunda, Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
“Arafat’tan döndüğünüz zaman Meş’ari’l-Haram yanında, Allah’
ı zikredin.” (Bakara: 2/198)
Hz. Peygamber efendimiz de şöyle buyurmuştur:
“Şu namazımıza (sabah namazı) katılan ayrılıncaya kadar, bizimle vakfe yapan, bundan öncede Arafat’ta gece ve gündüz vakfede bulunan haccını bitirmiş ve hacla ilgili yasakları sona erdirmiş olur.”
Müzdelife’de vakfenin zamanı, cumhura göre bayram gecesidir, yani Kurban bayramının başlangıç gecesinden sabahına kadardır. Hanefilere göre ise; Kurban bayramının fecrinin doğuşu ile güneşin doğuşu arasındaki süredir, demişlerdir.
Arafat’ta öğle ve ikindi namazının cem’i ve kasrı gibi akşam ve yatsı namazını hacılar Müzdelife’de cem ve kasr şeklinde kılarlar, bu şekilde yapılması Hanefilere göre vacip, Şafiilere göre ise sünnettir.
Meş’ari’l-Haram mescidine giderek, orada vakfeye durmak, güsül abdesti almak, akşam ve yatsı namazını orada cem etmek, geceyi namaz, tilavet, dua ve niyazla geçirmek; Müzdelife’den taş toplamak, taş atıncaya kadar telbiye getirmek ve Müzdelife’ye gidiş ve gelişlerde sükünet ve vakarı korumak sünnettir.
Burada toplanılacak taşların vasıflarına ve toplanılması gereken adede dikkat etmemiz gerekir. Kurban bayramının birinci günü atacağımız, Akabe cemresi için yedi taş, diğer bayram (teşrik) günleri için de, büyük orta ve küçük olmak üzere her birine, yedi taş ve üç gün süreyle cemreleri taşlamak için altmış üç adet taş tamamı ise, yetmiş taş toplamamız gerekir. Bu taşlar, her biri bakla tanesi, ve parmak ucundan daha küçük olmalıdır.
Taşlama esnasında, müslümanın vakarına yakışır bir şekilde kimseye eziyet etmeden ve kimseyi kendi taşlarımızla yaralamadan, cemrelere ulaştıktan sonra atmalıyız. Bazılarının yaptığı gibi, taşları bitince ellerindeki eşyalarını, özellikle de şemsiyelerini, ayaklarındaki terliklerini atmaya başlarlar. Şeytan taşlamanın bir simge ve cemrelerin bir sembol olduğunu unutmamalıyız, İbrahim, İsmail ve Hacer’in o güzel hatıratları ve anılarına saygı göstermeliyiz, şeytanlara karşı savaş verilen bir cephede, hareketlerimizle şeytanın yanında, yer almamalıyız.
Müzdelifeye Meş’ari’l-Haram denilmesinin sebebini Kurtubi şöyle zikreder: “Adem ile Havva’nın burada toplanmaları ve buraya inmelerinden dolayı, buraya da Müzdelife denildi. Meş’ar alamet ve işarettir. Çünkü namazın ve haccın öğretisidir. Orada dua etmek, haccın şiarlarından yani nişanelerindendir.
Bu yerin hürmetinden ve saygınlığından dolayı da, buraya haram denilmiştir. Müzdelife mıntıkası tamamıyla Meş’ari’l-Haram sayılır.”
Her fırsatta zikrettiğimiz bir hususu, yine burada zikretmek istiyorum. Haccın bütün menasiklerinin bir takım hikmetleri vardır, bizim için alınacak çok büyük dersler vardır, bizim şuurlanmamıza vesile olacak, bizi hidayet yolunda ayağımızı sabitleştirecek ilkeler vardır. Meş’ar’in çoğulu meşairlerdir. İlkeler, kaideler, belirtiler ve işaretler anlamındadır.
Allah bize “Arafat’tan döndüğünüz zaman, Meş’ari’l-Haram yanında, Allah’
ı zikredin.” (Bakara: 2/198) diye buyuruyor. Zamanımızı yemekle, içmekle, bir türlü bırakıp vazgeçemediğiz dünyalıklarımızla meşgul olmayı, birbirimizi çekiştirme ve tartışmaktan Allah’ı anma fırsatını bulamıyoruz. Birbirimize yardımcı ve birbirimize karşı sabırlı olmamız gerekir ve aksinden ise kesinlikle sakınmalıyız.
Meş’arda, İslam’
ın siması, nuru ve aydınlığı vardır, Müminin yüreği bu gecede heyecanla doludur, sevgiyle doludur, artık o hazırlıklıdır, düşmana karşı silahlanmaya, mermiler hazırlanmaya koyulmuştur.
Meşar’da müslümanlık bir kez daha prova edilir, müslüman kendini tekrar sınamaya tabi tutar, Arafat’ta verdiği sözü yerine getirmek için meşar yolundadır, Allah’
ı anmak için, Peygamber yolunda olmak için, sahabeyle birlikte peygamber iklimini teneffüs etmek için yoldadır, eli toprakta gezinir Niçin acaba?
Meş’ar gecesinde, gece karanlık ama gönüller aydınlık,
Yüzler ve gözler yorgun, saç ve sakallar karışık ama kalpler ve ruhlar nurlu,
Meş’ari’l-Haram’da günahtan dolayı af edilmiş ve yeni bir beyaz sahifeyle dönüşü sağlamaya çalışan hacı, o gecenin karanlığında o beyaz sayfayı bir daha kirletmemek yeminine şahit olmak için yerden aldığı çakıl taşları..
Ey Meş’ar’daki çakıl taşları, şeytanın anlına mermi olacak kutlu savaşın simgeleri, sizi kendime bu gecede dost ve arkadaş edindim. Yarın güneşin doğuşuyla Mina’da şeytana ve onun yardımcılarına taşıdığım hıncımı, kinimi sizin yardımınızla alacağım, sakın bana kızmayın, darılmayın bu bir savaş, tevhid uğrunda İbrahimi bir savaş ve bu mücadele teslimiyet yolunda İsmaili bir mücadeledir.
Meş’ar, Meş’ari’l-Haram’da namaza durmaktır, Allah’
ı anmak, miracına yükselmektir ve ruhun bayramını kutlamaktır; çünkü ruhun en büyük bayramı, yaratıcının huzuruna aracısız, perdesiz ve vasıtasız varmadır, dergahına yüz sürmedir, huzurunda eğilip huzur bulmadır.
İleriye baktığın gibi dön ve arkana bak! Karanlıktır hiçbir şey göremiyorum diyorsun, Gözünün göremediğini, gönlünün görmesine mani olan tüm perdeleri yırtıp aşarak bak! İman ordusuna, tevhid yolcusuna, İbrahim’in Hacer’in ve İsmail’in ortak düşmanına karşı, cephesini paylaşmak için, yollara düşen insan seline bak,
Ne mutlu sana! Ne mutlu bu cihada katılan Allah’
ın erlerine, Allah’ın düşmanına karşı savaş cephesinde bir mermi, bir taş atana, ne mutlu nefsini yenebilene ve kontrol altına alabilene...
Arafat’tan Müzdelife geçidine akan sel, müminler ordusudur,
Gönüllerinde iman,
Dillerinde; tekbirler, tehliller, hamd ve senalar,
Dudaklarında duaları vardır.
Arafat’ta yıkanıp, meş’ara doğru akın edenlerin alınlarında; makbul haccın, mağfur zenbin, boşa gitmemiş ve karşılığı kat kat fazlasıyla verilmiş bir ticaretin, müjdelendiği beraat yazısı vardır. Bu ordunun elinde silahları, mermileri vardır, Torbalarında cemreler için taşları vardır.
Meş’ari’l-Harama inmek burada vakfe yapmak bir sevinci kutlamaktır. Haccın tamamlandığını korkunun sevince dönüştüğü andır, Peygamber (s.a.s.) “Ey Urve korkunu sevincine çevir!” diye emretmiş sahabenin sevince boğulmasını ve onları kurtuluşlarından dolyı müjdelemiştir.
Arafat’tan Müzdelifeye doğru akan insan seli ve ben bu insan selinde yürüyorum, sağımda kardeşlerim, solumda kardeşlerim; hiç birini tanımıyorum, ama hiç biri bana yabancı değil, bu keyifli yarışta, aynı denize doğru koşan küçük dereler gibiyiz. Kalplerimiz Peygamber sahabelerinin kalplerinde tutuşan kıvılcımla tutuşmuş, sağımda solumda kardeşlerim, hepsi de biliyordu ki, varmaları umulan hedefe varmışlar, yüzyılların akışında kalpleri daralmamış, ufukları küçülmemişti; kendilerine vaadedilen şey, bize vaadedilen şey bindörtyüz yıl önce çölde parlayan ışığa yüzümüzü çevirdiğimiz sürece Kabe’de’yiz ve Kabe bizi bekliyor. Rahmet ocağında, Peygamber ikliminde şefaat bizi bekliyor...
Kabaran dalgaların içinde biri, ülke duygularını aşıp iman coşkusuyla haykırıyor ”Kendini Allah’a teslim eden, bizim kardeşimizdir!” ve bir öteki cezbeyle karşılıyor bunu Allahu Ekber! Allahu ekber!..”
Bu ses milyonlarca insanın üstünde, geniş ovada dalgalar halinde dalgalanıp yeryüzünün her yanına dağılıyor: “Allahu Ekber!” Bu insanlar şimdi kendi küçük, ölümlü varlıklarının ötesine uzanıp, göğüslerindeki imanla, bir tek beden halinde açık ufuklara atılıyorlar... Coşkuları küçük ve gizli dünyalarda kilitli kalamazdı, ayaklanıyor, erginliğin şafağına uzanıyordu. Bu gerginlik içinde insan artık Allah’
ın bahşettiği aydınlığın, görkemin yolunda yürüyordu: Her adımı sınırsız bir özleme doğru, sevinç üstüne sevinç; her adımı hikmet ve özgürlük...

Mina


Mina, Müzdelife ile Mekke arasında, Muhassir vadisi ve Akabe cemresi arasındaki yerin adıdır. Mina genişlik olarak azdır, fakat uzunluk olarak, iki mil kadar bir vadi olup, Mina’nın ön taraflarında bulunan dağlar Mina’dan sayılır, ancak arka tarfları ise, Mina mıntıkasından sayılmaz. Mekke’ye olan uzaklığı yaklaşık yedi km. kadardır. Müzdelife’ye olan mesafesi ise dört km.kadardır.
Mina’da cemrelere taşın atılması, haccın menasiklerinden biridir. Cemrenin sözlük anlamı: Küçük taşları veya çakıl taşları atmaktır. Şer’i manası ise; Belli bir zamanda, belli bir mekanda, belirli sayıdaki küçük taşların atılması demektir.
Cemre, Kurban bayramının günlerinde ilk günü Akabe cemresini diğer üç günde ise üç şeytanın taşlanması, tüm mezheplerin ittifakıyla vaciptir. Bunun terkinde ise, cezası kurban kesmektir. Bunun meşruiyeti; hem kavli ve hem de fiili sünnetle sabittir. Kavli sünnette; Hz. Peygamber efendimizin “Haccın menasiklerini (vazifelerini) benden alınız.” Emridir ve fiili sünneti ise; yapılan rivayetlerde Peygamber efendimiz (s.a.s.)’
ın cemreleri taşlamış olmasıdır. Hz. Cabir (r.a.)’dan rivayetle şöyle demektedir:
“Allah Resulü (s.a.s.)’i Kurban bayramı birinci günü bineğinin üzerinde şeytan taşladığını gördüm ve şöyle buyurdu:
“Gelin haccın menasiklerini (şartlarını) benden alınız! Kim bilir belki bu haccımdan sonra bir daha haccedemem.”
Mina’da şeytan taşlamaya “remyu’l-cemerât” denir.
Mina’da üç ayrı yerde bulunan ve küçük, orta ve büyük (akabe) cemresi adı verilen taş yığınlarına, kurban bayramı günlerinde “Bismillâhi Allahu ekber” denilerek yedişer tane küçük taş atılır. Bunun, Hz. İbrâhim, eşi Hacer ve oğlu İsmâil’in o yörede şeytan taşlamasının bir sembolü olduğu söylenir. l

Cemrelerin (Taşlama) Yeri:


Kurban bayramı birinci günü taşlama, Akabe cemresinde yedi taş atmak şekliyle yapılır. Diğer Teşrik günlerinde üç yerde; birinci cemre, ikinci cemre ve üçüncü cemrelerde yedişer taşla taşlamaktır. Taşın atılması el ile yapılması gerekir. Taşların çakıl taşları gibi yani nohuttan büyük olması gerekir, bundan çok daha büyük veya taştan başka şeylerle cemre yapmak caiz değildir.
Bu ibadette yapılması istenen şey, taşları atmak fiili gerçekleşmesi gerekir, yoksa taşları bir yerlere koyma veya gömmek remi yani atma olmadığından cemreler sahih olmaz. Taşların atış yerine ve yedi atışı tek tek yapmak gerekir, Hanefilere göre, yakınına da düşse caizdir denilmiştir. Tüm taşları birlikte atmak sahih değildir, cemreleri hacca niyet eden kişinin, bizzat kendisi yapması gerekir, hastalık veya başka sebeplerden dolayı aciz durumda olanlar ise bundan müstesna kılınmıştır. Bunların yerine vekaletleri alınıp, remi (şeytan taşlama) yapılır.

Cemrelerin Zamanı

1) Akabe (Büyük) Cemresi:

Şafii ve Hanbelilere göre; bu cemrenin zamanı Kurban bayramı gece yarısından itibaren girer. En faziletli vakti ise, güneşin doğuşundan sonraki zamandır.
Hanefi ve Malikilere göre ise cemrenin vakti, bayram güneşi doğduktan sonra girer. l

2) Teşrik Günleri:

(Kurban bayramının ikinci, üçüncü ve dördüncü günleri) üç cemrenin atılması; bunların vakti ittifakla, her günün zevalinden, yani öğleden sonra girer. İbn Abbas (r.a.): “Resulullah (s.a.s.) cemreleri güneşin zevalinden sonra atmıştır.” Ve başka bir hadisi şerifte ise “Allah Resulü Kurban bayramının birinci günü kuşluk vakti, ondan sonraki günlerde ise öğle vaktinden (zevalden) sonra şeytan taşladığını gördüm.” Teşrik günlerinde, cemre (şeytan taşlama) güneş batımına kadar devam eder.
Cumhura göre teşrik günlerinden son günü taşlamak istemeyenler, kurban bayramının üçüncü günü, güneş batmadan Mina’yı terk ederse, son gününün cemre yapması düşer.
Mina’da gecelemenin hükmü ise; Zilhiccenin sekizinci günü, Mina’da gecelemek ittifakla sünnettir, fakat teşrik (bayram) gecelerinde gecelemede, alimler ihtilaf etmişlerdir. Hanefilere göre, Mina’da teşrik gecelerinde, gecelemek sünnettir. Cumhura göre ise; İki teşrik gecesinde gecelemek vaciptir. Bunu terk edene ise ceza olarak kurban gerekir. Buradaki vacibin yerine geçmesi için, kalması gereken zamanın, gecenin büyük bölümünü orada geçirmektir.

Cemre Atmanın Hikmeti

Bu, insanları günahlara düşürmeye çalışan ve bu yolda sürekli çaba sarf eden şeytana karşı bir tepki, ona karşı direnmenin sembolik bir ifadesi, yani şeytana karşı bir eylem planıdır.
Çünkü şeytanın saptırma planları, eylemleri sadece o zamana özgü olmayıp, her zaman geçerli ve söz konusudur. Bir de duyularla hissedilen, makul olan şeylere delalet edebileceği düşünülürse, bunun hikmeti daha da iyi anlaşılır.
Ayrıca bu fiil, koca, eş ve çocuğun yani iman etmiş, bir toplumun ve bir ailenin, şeytana karşı tevhid mücadelesini simgelemektedir. Babanın mücadelesinde anne ve babayla beraber çocukların ebeveynle yani aileleriyle, bu tevhidi mücadeleye katılmaları, şeytani izimleri ve şeytani ahlak ve bozgunculuğa karşı direnmenin ve bu kutlu ailenin şanlı mücadelesini bayraklaştırmanın en büyük sembolüdür.
Önce Hz. Hacer sonra Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail’in, Allah’a olan iman ve itaatın kalplerindeki sebatı ve her birinin ayrı ayrı yerlerde, şeytana karşı kazandıkları imtihan sahnesini her bir hacının an be an ve bir bir anması ve yeniden yaşamasıdır. Onların hissettiklerini hissetmeye ve hatıralarına saygıyı ifade etmeye çalışmalarıdır.

Şeytan Taşlama Eylemi;

Hz. Hacer’in Allah’a tevekkülü,
Hz. İbrahim’in, Allah’
ı her şeyden, hatta oğlu İsmail’inden daha fazla sevdiğinin isbatı ve dostluk beraatının Hz. İbrahim’e verilmesi,
Hz. İsmail’in babasının isteğine ram olup, büyük itaatin gerçekleşmesindeki imtihanın kazanılmasına vesile olması için, bir nişane ve semboldür. Bu kutlu ailenin verdiği tevhid mücadelesinde, hep beraberce aynı siperi ve aynı cepheyi paylaşmanın bir ifadesidir. Kendisine karşı duran şeytanlara tıpkı, tarihteki bu kutlu ailenin verdiği mücadele bizler için büyük bir direniş ve güç kazanma provasıdır.
Hz. İbrahim’in oğlunu Allah için kurban etmesine şeytanın verdiği mücadelede, şeytanı vesveseleri takmama ve onu taşlayarak yolunda engel gibi duran tüm şeyleri reddetmiştir. Hz. İbrahim bu hareketiyle, Allah’
ın gerçek dostluğunu kazanmıştır.
Hz. Hacer ve oğlu Hz. İsmail’in ısısız ve kimsesiz bir vadide, insanın yaşamadığı bir yerde, Hz. İbrahim’in Allah’
ın emrine uymak için, onları orada bırakarak gitmiştir. Şeytan bu olayı fırsat bularak Hacer’e vermek istediği vesvese, isyan ve itaatsızlığı ve kocasına karşı isyanda bulunması için, yaptığı tüm plan ve tuzaklar, Hz. Hacer tarafından reddedilir. Şeytanın yüzüne gözüne kalbine hançer saplar gibi taşları fırlatmıştır.
Şeytan taşlama; oğlunu kurban etmesi yolunda vahye muhatap olan Hz. İbrahim’in o müthiş davasında, onun yanında şeytana karşı yer almaktır. Şeytana ve ona tabi olan tüm yandaşlarına karşı, aynı cephede siper almaktır. Bu cemrelerin her biri kurbanı, gerçekleştirmeye engel olmaya çalışan, şeytana çakıl taşları atmaktır.
Bu küçücük taşın hükmü ve kuvveti ne olur deme! Ebrehe’nin ordularına karşı, Ebabil kuşlarının attığı taşları hatırlasana! Kabe’yi yıkmaya gelen Ebrehe ve askerlerini küçücük çamurdan yapılmış taşlar, Allah’
ın izniyle nasıl onların helak olmasını gerçekleştirmişse özünü ve sözünü halis kıl! Ya bismillah ve şeytanın ve ona tabi olanların şerrinden, Allah’a sığınarak taşlarını at, şeytan taşın tesirini kalbinin derinliğinde ve acısını tüm benliğiyle yaşayacaktır.
Böylece müminler, şeytanın verdiği vesveselerini ve desiselerini reddetmek ve buna karşılık, Hz. İbrahim gibi tereddütsüz bir şekilde emre imtisal etmek gayreti içinde olmaktır.
İçindeki şeytanları taşlaman, dışındaki şeytanlara karşı koyma arzusu ve şeytana karşı olanlarla aynı cepheyi paylaş.
Euzu billahi mine’ş-Şeytani’r-Racim ve hizbihi diyerek,
Ya Bismillah,
Artık hazırladığın cephaneliğe sarıl ve usulüne göre,
Aldığın savaş talimatına göre,
Disiplini elden bırakmadan,
Heva ve hevesine kapılmadan,
Cepheni düşmanına terk etmeden,
Seni her tarafından kuşatmaya fırsat vermeden,
Şeytanı, şeytanları, nefsini, kibrini, gururunu;
Kardeşliğe engel olan sınırdaşlık iplerinden kurtulmak için taşını at,
Taşla, durma,
Taşlarken sakın kardeşlerini incitme,
Şeytanın yerine,
Onların kafasını ve gözünü yarma.
Terlik ve şemsiyeni taş diye fırlatma.
Yazıktır, ayıptır yapma,
Şeytan taşlamada,
Şeytanı sevindirme,
Fusuk ve cidala girme.
Çünkü bunlar sana haramdır,
Ve sen haremdesin ihramdasın,
Ölmek için ölüm yolunda,
Arasat’a doğru Arafat’tan geldin,
Rabb’ine söz verdin.
Biraz daha gayret biraz daha sabır,
Necat için, diplomayı almaya ramak kaldı.
Tümseğin ortasındaki hedef kulesine var, gücünle taşı ulaştır.
Bütün kuvvetini elinde topla,
Şeytana ve onun arkasında duran nefsine, atom bombası yağdırırcasına,
Asırlarca kafasını ezmek isteyip de bir türlü ezemediğin,
Arayıp da bulamadığın,
Karşına dikemediğin şeytan;
İşte karşında duruyor,
Sen niye duruyorsun
Alsana ondan hıncını,
Taşlasana İbrahim, İsmail ve Hacer gibi,
Taşlasana Peygamberler sultanı Muhammed Mustafa gibi..
Görüldüğü gibi haccın bütün görevlerinde, maddi görünüşten öteye ancak remz ve sembollerle ortaya konulabilen eylemler vardır. Bunların arkasında ise remz ve sembollerin çok ötesinde, derin mana ve hakikatler vardır. Örnek olarak, Mina’da şeytana taş atacak elin bilmesi gereken ilk şey, nefsin o eli tutup da kendisini ve hocası şeytanı kendi eliyle taşlatmasıdır. Yoksa hiçbir anlam taşımaz, hiçbir şey ifade etmez, olsa olsa bu şekilcilikten, nefsi tatmin etmekten öteye bir şey değildir. l

Hedy (Kurbanlık)

Allah Teâlâ’nın rızâsını kazanmak için veya hac ibâdetindeki bir eksiklikten yahut ihram yasaklarına uymamaktan dolayı keffâret (ceza) olarak kesilmek üzere Harem-i Şerif’e götürülen veya kendisi yahut parası gönderilen kurbana “hedy” denir. Ayette şöyle buyrulur:
“Eğer emniyet içinde iseniz, hac zamanına kadar umre yapana, gücünün yettiği bir kurban (hedy) gerekir.” (Bakara: 2/196)
Temettû veya kıran haccında kesilen şükür kurbanı ile hac mevsiminde Harem’de kesilen nâfile her cins kurban “hedy kurbanı” olup, bunların sahipleri etlerinden yiyebilir. Ceza veya keffâret kurbanı ise hedy olmakla birlikte zekât, adak kurbanı ve fıtır sadakası türünden sayıldığı için, bunun etinden sahibi, eşi, usûl ve fürûu yiyemezler. Yiyecek olurlarsa kıymetini yoksullara ödemeleri gerekir. Şükür kurbanı bayramın ilk üç gününde tıraş olmazdan önce kesilebilirse de, birinci günü kesilmesi daha fazîletlidir.
Hedy sözlük anlamı; gönderilen, nakledilen, hediye edilen şeyin ismidir. Şer’i manası ise: Mekke-i Mükerreme haremine gönderilen kurbanlık hayvanlardır. Hedy için dem veya nüsük de denilmiştir.
Hedy (Kurbanlık) olacak hayvanlarda aranan şartlar: En az beş yaşını tamamlamış deve, iki yaşını tamamlamış sığır, bir yaşındaki koyun ve iki yaşındaki keçi cinsinden olan hayvanlardır. Bu hayvanların kulağının hepsi veya çoğu kuyruğu, ön ve arka ayağı kesik, kör aşırı zayıf hayvanlar hedy (kurbanlık) olamazlar.
Kurbanlığın en üstünü deve en azı ise koyun ve keçidir. Hz. Peygamber (s.a.s.) Hudeybiye’de umreden alıkonduğu vakit deve kesmişti.
Kifayet edecek hedy’in kurbanlık olabilecek şekilde, olması gerektiği hususunda alimler arasında ittifak vardır.
Cenabı Hak şöyle buyurmaktadır:
“
İşte kurbanlık deve ve sığırları Allah’ın size olan nişanelerinden kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır.” (Hacc: 22/36)
Kur’an Allah’a ulaşacak olan hedy’in (kurbanın) nasıl ve hangisinin olacağı gerçeğini çok açık ve net bir şekilde açıklamıştır. Allah’a ulaşan şeyin ihlas ve takva olacağı hususudur. Yoksa akıtılan kana ve kesilen ete, haşa Allah’
ın bir ihtiyacı olamaz. Akıtılan kan bir inanan kişi için bir nişanedir, Allah’a gösterilen saygı ve ta’zimin bir alametidir. Cenab-ı Allah şöyle buyurmaktadır:
“Bu hayvanların ne etleri ve ne de kanları Allah’a ulaşacaktır. Allah’a ulaşacak olan ancak; sizin onun için yaptığınız gösterişten uzak amel ve ibadettir.” (Hacc: 22/37)
Bir kurban, ancak bir samimiyet ve takva ile kesilmişse, Allah tarafından kabul edilir. Ayette belirtildiği gibi, maddi şeyler olan kan ve etin yerine manevi olanın yani takva ve samimiyetin Allah’a ulaşacağı belirtilmiştir.
Kılınan namazlardaki, rüku ve secdeler veya tutulan oruçta, imtina edilen yeme-içmenin, verilen zekattaki malın, Allah’a ulaşmadığı gibi, burada kesilenin eti veya akıtılan kanın da, Allah’a ulaşmayacağı gerçeğidir. Allah’a ulaşılan tek şey takvadır, hakkıyla Allah’
ı tazimdir, şanını yüceltecek ihlaslı olarak yapılacak bir ameldir.
Cahiliye günlerinde arapların kurban etlerini Kabe’ye götürüp kanlarını, Kabe duvarlarına bulaştıran bir uygulama içindeydiler. Yukarıda zikredilen ayet böylelikle bu boş ve abes olan geleneği de yasaklayarak kurbandaki esas gayenin ihlas ve takva olduğunu beyan etmiştir.
“Allah ancak sakınanların takdimesini kabul eder.” ( Maide: 5/27)

İslama Göre Hedy’nin Çeşitleri

1- Vacip olan Hedy (Kurban):

Temettü veya Kıran haccına niyet etmiş olan birinin kurban kesmesi kendisine vacip olduğu hususunda alimler arasında icma vardır. Allah, (c.c.) Kur’an-ı Kerimde şöyle buyurmaktadır: “Başladığınız hac ve umreyi Allah için tamamlayın. Alıkonursanız, kolayınıza gelen bir kurban gönderin, Kurban yerine ulaşıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin.”
Haccı temettü veya haccı kırana niyet edenler, Kurban bayramının birinci günü, güneş doğduktan sonra, birinci cemreyi (büyük şeytanı) taşladıktan sonra, kurbanını keser ve sonra tıraş olur, artık o kişi ihramdan çıkabilir. Kurban kesmedikçe ihramdan çıkamaz şayet çıkarsa ayrıca ceza kurbanı kesmesi kişiye vacip olur.
Cenabı Hak şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Allah’
ın nişanelerine, hürmet edilen ay’a, (Kabe’ye) hediye olan kurbanlığa , gerdanlıklar takılan hayvanlara, Rab’lerinden bol nimet ve rıza talebederek Beytu’l-Harama gelenlere sakın hürmetsizlik etmeyin.”
Bu hedy’nin kesilme yeri; Mina’dır, Bazı alimlere göre Mekke’ye çıkan yolların ve civarı her yerde kesilebileceği görüşüdür. Cenabı Hak şöyle buyurmaktadır: “Bu nişanelerde sizin için belli bir süreye kadar faydalar vardır. Sonra bunlar Beyti’l-Atik’te (Kabe’de) son bulurlar.”
Hz. Peygamber Mina’da şöyle dedi: “Burası Kurban kesme yeridir. Mina’nın tümü kurban kesme yeridir.” Umrede ise şöyle dedi: “Burası kurban kesme yeridir-Merve’yi kastediyor- Mekke’nin her sokağı, her yolu kurban kesme yeridir.”
Zamanı ise; Kur’an ve sünnet bunun zamanını ta’yin etmemiştir ancak, bazı mezheplere göre; Temettu ve kıran haccına niyet edenlerin hedylerini Kurban bayramının birinci günü güneş doğduktan üçüncü günü güneş batımına kadar kesmesi gerekir demişlerdir. Bu zaman zarfında, özellikle Hanefi ve Şafiilere göre kesmesi vaciptir.
Vacip olan diğer bir Hedy çeşidi ise; hac menasiklerinden biri veya birden fazla vazifelerini yerine getirememiş olmak, ihramın yasaklarından birini, işleme gibi durumlardan dolayı cezalı hale düşmektir. Bu durumda olanlar, hedy’lerini (kurbanlarını) Haremde kesmeleri vaciptir. Ancak; ne zaman kesmeleri gerekir sorusuna cevaben, temettu ve kıran haccı gibi teşrik günlerinde kesmeleri şart değildir. İstedikleri zaman kesebilirler, önemli olan bu hedy’in harem’de kesilmesidir. Kesilen bu ceza kurbanının etinden yiyemez, tümünü fakirlere vermesi gerekir.
Kurbanlığın nereden satın alınıp getirilmesi fazlaca önemli değildir, kurbanlığın Mina’dan satın alınması veya Mekke’nin dışından satın alınıp getirilmesi durumlarında, her ikisi de caizdir.
Temettu ve kıran haccına niyet edilerek kesilen hedy’nin, etinden kesen kişi yiyebilir veya tamamını harem’de bulunan fakirlere dağıtabilir.
Haccın (veya hacıların) dışında, Kurban bayramında kesilen kurbana hedy değilde, udhiye denilmiştir. Hükmü konusunda ise mezhepler arasında ihtilaf olmuştur.
Hanefilere göre; hali vakti yerinde (zengin) olanlar, udhiye (kurban) kesmeleri vaciptir. Günleri ise teşrik günleri olan, Kurban bayramının birinci gününden itibaren üçüncü günü, güneş batımına kadar olan zaman içinde kesilebilir.
Şafiilere göre ise Kurban bayramında kesilen udhiye sünnet-i müekkededir, yani vacip değildir. Kesilen udhiyede üçe bölünerek bir kısmı kesen kişi kendisine, bir kısmını akraba ve komşularına ve diğer bir kısmını da fakirlere dağıtması sünettir. Ancak tümünü de fakirlere dağıtabilir. Kestiği kurban etinden yemesi de sünnettir.
Ancak çoğu insanımızın, kurban anlayışları diğer ibadetlerdeki anlayışlarında olduğu gibi, çok fazlaca yozlaşmış durumdadır. Kendisini İmam Hanefi veya İmam Şaffi mukallidi kabul eden, her iki kesimde de, ifrad ve tefrite düşecek kadar ileri gidenler olmaktadır. Bazı kimseler, Hanefi oldukları için, çevrenin baskısıyla fakir ve alamayacak durumda olmalarına rağmen, borç ederek veya büyük bir yükün altına girerek kurban kesmek zorunda kalıyorlar, Şafiilerden bazıları da, nasılsa bu ibadet sünnettir denilerek, çoğu zaman bu ibadete verilmesi gereken önem verilmiyor ve kurban kesilmiyor. Bu her iki örnekte ifrad ve tefrit vardır. Allah haddini aşmayanları sever. Uzerimize düşen İslam’
ın emrettiği gibi İslam’ı yaşamaktır.Yoksa kendi mantığımıza göre yeni bir din ihdas etmek değildir.
Vacip olan kurbandan birisi de, adak olarak nezir edilmiş olan kurbanlıktır. Adak eden kişi, kurbanı kesmedikçe uhdesinde bulunur ve adadığı zaman, bunu yerine getirmesi gerekir.

2- Nafile Olan Hedy;

Kişinin yukarıda zikrettiğimiz bir takım sebeplerin dışında kalan ve sadece Allah rızası için takdim ettiği kurbanlardır.
Haccı ifrada yani sadece hacca niyet etmiş olan birine, kurban kesmek vacip değildir, isterse kesebilir onun için nafile bir ibadet olur.

Kurbanın Hikmeti

Allah Teala, Hz. İbrahim (a.s.)dan oğlu İsmail’i kendi uğrunda kurban etmesini emretmesinin hikmeti nedir? İnsanlık tarihinde en büyük fedakarlığa örnek olabilecek bu adağı, Allah niçin Peygamberinden istemiştir?
Hz. İbrahim, (a.s.) Cenabı Hak’tan kendisine salih bir evlat vermesini istedi ve şöyle duada bulundu: “Allah’
ım! Bana iyilerden olacak bir çocuk ver” diye yalvardı.” Allah da, İbrahim (a.s.)’ın duasını kabul buyurarak, yaşının çok ilerlemiş olmasına rağmen, ona bir oğlan çocuk verdi. Çocuk, oyun oynayacak yaşa geldi, çocukla babası arasında çok büyük bir sevgi yumağı oluştu. Artık Hz. İbrahim oğluna çok bağlanmıştı. Cenab-ı Hak Peygamberini imtihan etmek istiyordu. Hz. İbrahim rüyasında, oğlu İsmail’i, Allah yolunda kurban ettiğini görüyordu. Bu rüyanın kendisi için çok büyük bir imtihan olduğunu biliyordu ve bu imtihanı geçmek istiyordu ve Allah kulunu sevgi hususunda imtihan ediyodu. Evlat sevgisi ile Allah sevgisi arasında bir tercih yapmasını istiyordu.
Bu rüya sadık bir rüyaydı, çünkü o bir Peygamberdi, O’na Allah tarafından vahy geliyordu. Allah sevgisinin ne anlama geldiğini en iyi o biliyordu. Rüyasında gördüğü kıssayı önce eşi, hayat arkadaşı Hacer’e anlattı. Hacer bu imtihanın kazanılmasının şartı, emredileni yapmak olduğunu biliyordu. Daha önce gösterdiği teslimiyet örneğini burada da gösterdi. Şeytanın kendisine vermek istediği vesveselere aldanmayıp her defasında, önüne çıkan şeytanı tam kalbinden kurşunlayarak taşladı, şeytanı yere devirdi, ona tarih boyunca, insanların örnek alacağı tarihi bir ders verdi.
Kolay mı? Böyle bir sınavı geçmek, evladının kesilerek kurban edilmesi bir anne için kolay mı? Rabb’imiz! Zayıf biçimde yaratılan insan için, insan takatı için, bu ne büyük bir imtihan! Bu imtihanı geçmek öyle kolay mıdır?
Hz. İbrahim oğlu İsmail’e oğulcuğum evladım İsmail’im rüyamda seni Allah yolunda, Allah için kurban ettiğimi görüyorum. Ne diyorsun, senin görüşün nedir? Bana söyle diyordu ve onun rızasını almak istiyordu. Evet o bir baba idi. Kesen el onun eli olacaktı, ancak kesilen boyun İsmail’in boynu idi. İbrahim ne kadar büyük bir imtihanla karşı karşıya ise de; en büyük imtihan İsmail’in imtihanıdır. Boğazlanmak kolay mı? boğazlanmak için emre itaat etmek, böyle bir konuda babaya itaat etmek kolay mı? Şeytanı kovmak, anlının tam ortasından kurşun gibi vurmak, taşlamak kolay mı? Nefsine, hayat sevincine, dünya nimetlerine, kürpecik bir yaşta, hayır demek kolay mı?
Evet tıpkı baba ve annenin teslimiyette, hiçbir tereddüte mahal vermedikleri gibi, Babacığım cancağızım! “Emrolunduğun şeyi yap” şeklinde cevap vererek; saygısını ve tevekkülünü “İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” diyerek, babacığına teslimiyetini ifade etti.
“Sonunda ikisi de, (Allah’
ın emrine ve takdirine) teslim olup (babası İsmail’i kurban etmek için) onu alnı üzerine yatırdı.”
Hz. İbrahim elindeki kesici aletiyle, bir defa oğlunun boynuna çaldı, ancak bıçak kesmemişti. Acaba bıçak niçin kesmiyor, bıçakta bir aksaklığın olup olmadığını görmek için, yanında duran büyük taşa vurduğunda, taşın ikiye bölündüğünü gördü. Evet bıçak kesmemişti, kesememişti, bıçağa kestirmeyen, bıçağı işlettirmeyen güç; Hz. İsmail’i kestirmemişti. Ancak Hz. İbrahim gönlündeki, kalbindeki oğlunu İsmail’ini çoktan kesmişti. Sevgi tercihini, Allah sevgisiyle ortaya koymuştu. Allah sevgili kulunu, Peygamberi İbrahim’i müjdeleyerek kendisine onu dost edindiğini vahy etti. Artık Hz. İbrahim, İbrahim Halilullah olmuştu. Kutlu bir ailenin sevinç çığlını, bütün melekler alkışlamıştı. Rahmet kapıları sonuna kadar açılmış, İbrahim’i İsmail ve Hacer olmayı bekleyen ümmetleri kucaklamaya hazırlanmıştı.
Rabb’im bu adağımı, bu samimiyetimi, bu sevgi tercihimi, kabul eyle diyordu Hz. İbrahim.
Ey Hacer! Senin ciğer paren bıçak altında,
Şeytan ve şeytanlar vesvese vermek için, yakınında durarak fırsat kolluyorlar!
Ey İsmail! Sen büyük bir teslimiyet içinde emrolunanı bekliyorsun. Şeytanı taşladın, nefsini taşadın, bütün dünyayı ve içindeki nimetlerini elinin tersiye tersledin.
Aşkın ve sevdan dünya olmadığını gösterdin.
Gerçek aşkın ve gerçek sevdan, tıpkı babacığın ve anneciğin gibi, Allah sevgisi Allah’
ın rızasını kazanmak oldu.
Ey İbrahim! Allah (c.c.) sana ferman buyuruyor:
“Doğrusu bu apaçık bir imtihandı.
Ve ona büyük bir kurban verdik.
Sonra gelenler arasında ona (hayırlı ve şerefli) bir isim bıraktık.
İbrahim’e selam olsun.
Biz İhsanda bulunanları böyle ödüllendiririz.”
Siz ailece, baba anne ve oğul, kutlu bir ailesiniz, sizi mübarek bir aile kılan, Allah’a olan katıksız şeksiz ve gümansız sevginizdir. Mutlu ve kutlu yolunuzu, yol edinenlere, büyük rehberler oldunuz. Peygamberler sizin zürrriyetiniz oldu.
Ey hacı, hacca gelen kardeşlerim!
Bizler bugün, burada niçin bulunduğumuzu,
Bugün burada, nelerimizi kurban etmeye,
Aşkımızın ve sevdamızın neler olduğunu,
Biliyormuyuz, en sevdiğimiz dünyalıklarımızı kurban etmeye
Fani olan bu hayatın zevklerinden vazgeçmeye, hazır mıyız?
Her insanın bir İsmaili veya İsmailleri vardır,
Acaba biz hangi ismaillerimizi kurban edebiliyoruz?
Biz buraya bugün, kurban ve kurbanlıklar vermeye geldik,
Kutlu ve mutlu bir son için, bu kurban şarttır.
Bunlar, imtihanı vermek, alnı açık huzura varmak için şarttır.
Madem buradasınız, Madem ki, ahdinizi yenilemeye geldiniz,
O halde korkmayın, kesin kurbanınızı ve kurbanlarınızı,
İbrahim gibi, dua ediniz.
“Rabb’imiz kurbanımızı bizden kabul buyur” deyiniz,
Allah’
ın rahmet ve mağfiretine sığının ki,
Gerçek halil, gerçek Halilulah’lar olasınız.
Selam olsun İbrahim’e!
Selam olsun validemiz Hacer’e!
Selam olsun İsmail’e!
Selam olsun size ey güllerin yolunda, gül koklamaya gelen, Rahman’
ın Misafirleri!

Hac ve Kurban ilişkisi


Haccın bütün menasiklerinde, sembol, nişane ve alametler vardır. Hacda yüzyıllar öncesine gitmek, Hz. İbrahim’i, Hz. Hacer ve Hz. İsmail ile beraber olmaktır. Onların aziz hatıralarını yaşamak ve yaşatmaktır. Tıpkı onlar gibi, Kabe’ye bağlılıklarını, Kabbe’nin Rabb’ine saygı ve tazimlerini sunmak, Hacer gibi, Sa’y yapmak, İsmail gibi zemzemden kana kana içmektir. Mina’da, Allah için kurbanlar veren İbrahim’i anmak, onun gibi kurban kesmektir.
Hac vazifesindeki duygu ve şuur ihlasla yapıldığında, çok yüce bir makama ulaşılır, Rabb’imizin “evime gelin” davetine icabet etmek için onbinlerce km. yolları katarak, ülke ve memleketleri aşarak, Mekke’ye ulaşırız. Davetine lebeyk Allahumme lebeyk diye cevap veririz.
Dünyanın ziyneti, rütbeleri, makamları ve bütün dünyevi nimetlerini ihramı giymekle terkediyoruz. Allah bize gel derken, dünyaya geldiğin gibi bana gel, dünyanın senin üzerindeki yükü ve ağırlığı olmayacak şekilde gel; tıpkı ölümlü ve fani hayatı terkettiğin gibi, dünyanı arkanda bırakarak gel diyor.
Her müminin gündelik hayatından hiç çıkmayan, kıble anlamını Kabe’ye bizzat vararak, Allah’a olan bağlılığın tescilidir. Arafat ve Müzdelife’de vakfe yapmanın, dünyadayken mahşeri an be an yaşamadır. O büyük güne varmadan o günün büyüklük ve azametini anlamadır. Mina’da bir imtihan sahasını görüyorsunuz, o sahada bütün roller belirlenmiş, imtihan için bütün hazırlıklar tamamlanmış; sıra büyük imtihana gelmiştir, bu imtihan öyle sıradan bir imtihan değil, bu bütün imtihanların finalidir, bu imtihan ve imtihanlar gönlümüzdeki ismaillerin hangisinin olduğu imtihanıdır.
Hz. İbrahim, İsmail’inden vazgeçtiğini görüyorsunuz,
Hz. Hacer, İsmail’inden vazgeçtiğini, şeytanı taşlamakla ortaya koyduğunu görüyorsunuz.
Hz. İsmail ise niçin kurbanlık olarak seçildiğini ve kime kurban edileceğinin bilincindedir. Nefsinin ve şeytanın sesine hiç kulak vermemiş, onlara, hayata lükse yaşama heyacanına hiç aldırış etmediğini görüyorsunuz.
Bunların tümünü orada yani; Mina’da gördünüz, gördüğünüzü söylüyorsunuz, acaba tüm gördükleriniz sadece bunlar mıdır? Esas görmeniz gereken şeyi, merak edip görmeye çalıştınız mı?
Burada herşey görünüyor, görünmeyen sensin. Evet burada esas görünmesi gereken biziz, biz bu sahanın neresindeyiz. Hangi roller bize biçilmiş, rolümüzün farkında mıyız? Yoksa bu imtihan sadece, Hz. İbrahim’in imtihanı mıdır? Şayet sadece bu onun sorunu ise, onun sınavı geçtiğini, bu Mina vadisinde görüyorsun.
İbrahim, Hacer ve İsmail gibi ol demek kolaydır, onlar gibi samimi olmak ise tamamen başkadır, işte biz bir başka olmak, başkalaşmak için bu sahada ve Mina’da bir tarafta şeytan kendi tarafına ve diğer bir tarafta ise Rahmeti gazabını geçen Rahman, Alemlerin Rabb’
ı seni saffına davet ediyor.
Kurban kesmek kişinin Rabb’ine yakınlaşmak istediğini, lisan-i hal ile beyan etmesidir. Kan akıtmak, ona olan saygısının, Allah’
ı her şeyden tenzih ettiğinin, ibadette ona hiçbir şeyi ortak koşmayacağının ortaya koyulmasıdır.
Şeytan ve askerleri, müslümanın hacca niyetinden, hac görevini ve hacdan sonra da peşini hiç bırakmadan sürekli mücadele eder. Allah’a saygısı olmayan bazı insanlar ve organizasyonlar, müslümanı yapacağı ibadetten soğutmak veya oraya gidişi psikolojik baskılarla engellemek için var güçleriyle çaba sarfederler.
Bu mücadelenin son yıllarda, özellikle Ramazan ayında veya hac vakti yaklaşınca, Allah’
ın müminler üzerine farz kıldığı ibadetleri tartışma konusu yapılarak, kamuoyuna taşınmakta ve uzun uzadıya hiçbir ahlak kuralları ve dine, inanca saygı ölçülerine riayet etmeksizin, görsel yayın ve basımda yer alır.
Son yıllarda, belli organizasyonlar tarafından, maksatlı olarak ortaya atılarak tartışılan konular, kısaca şu şekilde, bir takım iddialarla ortaya konularak tartışma konusu yapılmaktadır.
“Madem ki, biz Türküz o zaman ibadet dilimiz de Türkçe olmalı, namazlarımızda okunması gerekenleri Türkçe olarak okumalıyız.”
“Ezanlar Arapça olduğundan manasını bilmiyoruz. Arapça bilenimiz Kaç kişi? O halde, biz bu ülkede neden Arapça ezanı dinleyelim, ezan Türkçe olmalıdır.”
“Kadınlarımız erkeklerin aynı safında (omuz omuza) namaz kılmasını kimse engelleyemez.”
“Cuma namazının rekat sayısı çoktur, sayısını indirelim, bence onaltı rekat yerine on rekat yeterlidir. Namaz vakitleri de beş vakit değil de üçtür.”
“Hacca gitme yaşı yükseltilmelidir, ekonomik kriz varken bu yol yasaklanmalıdır, bu kadar dövizi araplara akıtmanın hiçbir mantığı yoktur.”
“Hacca gidilmesi engellenemiyorsa, orada kurban kesmesinler, bu paralar sıkıntılı devlet bütçesine aktarılsın.”
“Hacca gidilip mutlaka kurban kesilecekse, etini orada araplara bırakmayalım, Kurban etlerimizi ülkemize getirelim.”
“Hacca gitmek o kadar da mühim bir ibadet değil, kurban kesmek şart değildir. Kurban kesilecekse burada da kesilebilir. Mekke harem bölge de bizim vatanımız melun mu?”
“Hac ayları belli aylardır, niçin Kurban bayramına yakın bir zamana sıkıştırıyoruz. Bunu o mevcut aylara göre dünyanın çeşitli yerlerinden gelen hacılar sırasıyla hac yapsınlar yapanlar gitsin diğerleri gelsin.”
Yukarıda zikretmeye çalıştığımız iddialar, maksatlı olarak kamuoyu önünde tartışılır. Bu tartışmanın amacı, inanan insanların, kafalarını karıştırmak ve onları bu ibadetlerden soğutmaktır. Çünkü bu tartışmaların hiç biri ne batı devletlerinde ve ne de doğu ve uzak doğu ülkelerinde yoktur ve ibadetler hiçbir zaman tartışma konusu yapılmaz. Yapılmamalıdır. İnsanları inançlarında, özgür bırakmalıyız. İbadetlerin özgürce yapılması, ayrıca kanun ve yasalarla korunmalıdır.
Yukarıda zikredilen anlayışlara burada tek tek cevap vermeye gerek olmadığını düşünüyorum. Çünkü insan meselelere bakmak istediği gözle baktığında, farklı bir şey göremez. Şeytan taşlamaya, şayet siz maddi bir gözle bakarsanız, müslümanların orada taşı taşlamaktan, boşa kürek çekmekten başka, bir şey yapmadığını görürsünüz.
Ancak hacda, cereyan eden bu hareketliliği, bu kadar sathi bir nazarla açıklamak yeterli gelmez. Çünkü burada madde sadece araçtır. Hedef manadır, manaya ulaşmadır, hacdaki bütün semboller manaya, manevi aleme yükselmek için birer kılavuzdurlar. Kurban kesmek de, bu kılavuzlardan sadece bir tanesidir.
İbadetleri müminlere farz kılan, Yüce Allah’tır. Bu ibadetlerin keyfiyetini, zamanını açıklayan yine İslam’dır, inanç ve ibadetler tevkifidir; yani zaman ve mekanın değişimiyle, hükümleri değişmez, şartlar ne olursa olsun, bu ibadetler İslam’
ın emrettiği şekilde, yerine getirilmesi zorunludur. Tevkifi olmayan ve genel şartları ile çerçevesi, İslam tarafından konulmuş olan zaman ve mekana göre değişiklik arzeden muamelat hukukudur.
Hacla ilgili iddia edilen birkaç şeye, burada kısaca değinmek istiyoruz. Haccın farz kılınışı, Kur’an ve sünnetle açıkça belirtilmiş, imkanlar oluştuğunda da fevren (hemen) hacca gidilmesi gereği üzerinde daha önce durduk. Hacda her kesin kurban kesmesi şart değildir, şayet hac çeşitlerinden temettü ve kıran haccına niyet edilmişse ve haccın vazifelerinden birini veya ihramın yasaklarını çiğnemiş iseler, kurbanlarını (hedyilerini) burada, harem bölgesinde kesmeleri vaciptir. Buna delil olarak da yukarıda zikrettiğimiz ayet ve hadislerdir.
Haccın zamanına gelince de; hac için ihrama girme zamanı üç ayların başı olan şevval ayının birinci gününden başlar, yani hac o günden itibaren başlar. Ancak, iddia edildiği gibi ertesi gün bu vakit bitmez, haccın rükünlerinden olan ve hac için olmazsa olmaz şartı olan Arafat’ta vakfe arefe günüdür, yani zilhiccenin dokuzuncu günüdür. Bu konuda hem Hz. Peygamberin emri var ve hem de ümmetin icmai vardır.
Haccın engellenmesi veya yasaklanması ekonomik olarak bütçeye kaynak sağlanması bu siyasi otoritenin işidir. Şayet böyle bir karar alınırsa, hacca gitme farziyeti imkan ve şartların vücuda gelmemesindan dolayı, hac farz olmaz, ta ki, şartlar oluşuncaya kadar. Hac farzizasını engelleyecek olanlarda, ayrıca Allah katında mesul olurlar.
Gök ve yerde ne varsa hepsi Allah’
ındır. Yeryüzünde toprak veya belde olarak lanetlenmiş hiçbir yer yoktur. Hepsi de; mülkün gerçek sahibi Allah’ındır. Emin belde, veya harem belde itibarıyla, Kur’an ve sünnette sadece üç yer belirtilmiştir. Mekke-i Mükkereme, Medine-i Münevvere ve Kudüs’te Mescidi Aksa olarak belirtilmiştir. Bunların emin bir belde kılınması, diğer yerlerin lanetlenmiş olması anlamına gelmez, böyle bir manaya sapanlar da Allah ve Resulüne iftira ederler.
Mekke’de kesilen kurban yerine sadaka verilemez, çünkü burada istenilen ibadetin cinsi sadaka değil kurban kesmektir. Ayrıca orada kurban olarak kesilen etlerini, isteyen etinde tasaruf etmeye hakkı vardır. Ondan yiyebilir, oradaki fakirlere dağıtabilir veya kalan kısmını beraberinde getirebilirler.
Allah bizim için, dinde hiçbir zaman zorluğu istememiştir. İslam’
ın emri kolaylıktır, zorluk değildir. Müjdelemektir, nefret ettirmek değildir. Hac ibadetinde de, insanın takatında olmayan hiçbir şey farz kılınmamıştır. Hacda şekil ve manzara olarak bir takım aksaklıkların olması, kurban keserken nizama uymayan bazılarının münferit olarak yaptıklarını örnek göstererek, bu nezih ibadet anlayışını, kimsenin kirletmeye hakkı yoktur.
Kurban bayramında, harem bölgesinde, kesilen kurban sayısı milyonları buluyor, oraya giden insan sayısı yine milyonları geçiyor, bu kadar kalabalık, bu kadar hayvanın kesildiği bir yerde, bir takım aksaklıklar olabilir, bu aksaklıklarında giderilmesine hem oradaki organizasyonların ve hem de oraya giden hacıların, nizam ve intizama uymalarıyla bertaraf edilebilir.
İbadetlerde önemli olanın, ihlasla samimiyetle yerine getirilmesidir. İhlasla kılınan namaz, tutulan oruç ve yapılan hac ibadeti bizleri, sapkınlıklardan ve kötülükleri yapmaktan alıkoyar. Bu ibadetler, müminler için birer koruyucudurlar.
Kişi, yaptığı haccın kabul edilip, edilmedğini anlamak istiyorsa, hacdan dönüşündeki hayat yaşantısına ve Allah’
ın emirlerine olan yakınlığıyla ölçebilir.

Tıraş Olmak Veya Saçları Kısaltmak (Halk Veya Taksîr):

Mina’da taşları attıktan sonra, kıran veya temettû haccı yapanın kurban kesmesi, daha sonra da Mekke hareminde ve bayramın ilk üç gününden birinde saçlarını tıraş etmesi veya kısaltması vâciptir. Kadınlar saçlarının ucundan biraz keserler. Böylece ihramdan çıkmış olurlar. Kur’an’da şöyle buyrulur:
“Sonra kirlerini gidersinler.” (Hacc: 22/29).
İbn Ömer, âyetteki “tefes”in; saçları tıraş etmek ve ihramı çıkarıp elbiseleri giymek anlamına geldiğini söyler. Enes (r.a.)’den şöyle dediği nakledilir: Rasûlullah (s.a.s.), Mina’ya geldi, cemrelere vardı, onları taşladı. Sonra Mina’da kaldığı yere gitti ve kurban kesti. Sonra berbere başının sağ ve sol yanlarını göstererek, saçlarını almasını söyledi.
Umreye niyet eden tavaf ve sa’ydan sonra tıraş olur ve ihramdan çıkar, dolayısıyla da umreyi tamamlanmış olur. Hacca niyet edenler ise tavaf etmek, Arafat ve Müzdelife’de vakfeye durduktan sonra, Kurban bayramının birinci günü, büyük şeytan taşlanır sonra da, haccı ifrad yapanlar, tıraş olurlar ve ihramdan çıkabilirler. Haccı temettü ve haccı kırana niyet edenler ise; Kurban bayramının birinci günü, büyük şeytanı taşlayıp, vacip olan kurbanı kestikten sonra ancak tıraş olur ve ihramdan çıkabilirler. Bu şekildeki bir hacca niyet edenler, kurban kesmeden tıraş olamazlar ve ihramdan da çıkamazlar.
Tıraş olmak haccın vaciplerindendir. Cumhur; her hangi bir sebepten dolayı da olsa, tıraşı terk etmek caiz değildir demişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de “...Sonra tefeslerini yerine getirsinler...” buyurmaktadır. Buradaki tefeslerinden maksat tıraştır denilmiştir.
Enes (r.a.)’tan rivayetle bir hadisi şerifte “Resulullah (s.a.s.) Mina’ya geldi, gidip cemreyi attı, sonra Mina’daki evine gelip burada kurban kesti. Daha sonra berbere saçımı al diyerek, önce sağ yanına sonra soluna işaret etti. Daha sonra onu insanlara veremeye başladı.” diye nakledilmiştir.
Başka bir rivayette ise İbn Ömer diyor ki
“Resulullah (s.a.s.) şöyle dua etti:
”Allah’
ım tıraş olanları mağfiret eyle” dediler ki,
“Ya saçını kısaltanlar?”
“Saçlarını kısaltanlara da” buyurdu.l  Allah’
ım tıraş edenleri mağfiret eyle. Allah’ım! Saçlarını kısaltanları rahmetinle bağışla. Bu meşairi yaşayıp tıraş olmaya gelenleri kestikleri saç miktarınca onların günahlarını bağışla”
Tıraş haccın menasiklerinden olup vaciptir. Tıraş olmayı terk edenler ise, ceza olarak kurban keserler.
Şafiilere göre, saç kesmek hac ve umrenin rükünlerindendir. Erkekler için saçları tıraş etmek, kısaltmaktan daha faziletlidir.
Tıraşın yeri haremdir, zamanı ise; Kurban bayramı günleridir. Saçları tıraş eden veya kısaltan kişi ihramdan çıkar. Ona kadınların dışında ihramlıyken yapamadıkları her şey helal olur. Bir hadisi şerifte ise, Hz. Peygamber efendimiz şöyle buyurmaktadır:
“Cemreyi attığınızda kadınların dışında her şey size helal olur.”
Kesilmesi vacip olan miktar, alimler arasında ihtilaf olmuş bir husustur. Hanefilere göre dörtte birden az olursa bu caiz olmaz demişlerdir.
Şafiilere ise; saçları kesmenin veya kısaltmanın en az ölçüsü, üç tel saçtır demişlerdir. Çünkü ayeti kerime de, Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: ”...başlarınızı tıraş etmiş olarak..” Bu ayetin anlamı, başınızdaki saçlarınızdan bir miktarı denilerek, bu miktarın ölçüsü ve ne kadar olması gerektiği husus belirtilmemiştir.

Niçin Tıraş Olmalı?

Hacca niyet eden kişinin tıraş olması, Allah’ın emirlerine itaat etmedeki ciddiyeti, bu işi nasıl önemsediğini ve Rabb’in buyur nidasına pür dikkat kesildiğine dair bir nişanedir, tıraş bir meşairdir. Kesilen saç miktarı kadar, günahların silineceğinin bilincidir. Tıraşla ihramdan çıkılarak, dünya nimetlerine tekrar dönmeye, mahşer provasından, Hz. Adem misali gibi yer yüzüne inişi simgeler. Tıraş gerçek şeytanlarla mücadele için, gerçek savaş meydanlarına dönmektir. Tıraşta gayret vardır, zorluğa karşı sabır vardır, düşmana karşı koyma cesareti ve ona galebe gelebilecek feraseti ve tevekkülü elde etme vardır.
Bir düşünelim! Ölen bir insanın yeniden bu dünyaya gelmesi mümkün olsaydı, acaba bu dünyaya bakış açısı ne olurdu? Aynı kalması yani gittiği zaman gibi mi olurdu? Bu dünyadan ayrılmadan önceki dünya ve içindekilerle kurduğu sevgi bağlarına, isyana, inkara, rezil ve rüsva bir yaşantıya yine geri mi dönerdi? Kur’an-a karşı pervasız bir tavır, Hz. Muhammed Mustafa’nın sünnetine ise ilgisiz ve alakasız kalır mıydı? Kabir hayatından mahşere doğru uzanan ve o uzun yolculuktan tekrar dünyaya geri döndüğünde, şimdi bizim yaptıklarımız gibi her şeyi dünyası mı olurdu?
Haccın tüm menasiklerini yerine getirerek tıraş olmuş, gerçek bir mümin ve muvahid, tüm bu sorulara cevabı elbette ki hayır olur. Asla gidip bıraktığı hal üzere devam etmem der ve hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacak ve olmamalıdır cevabını verir.
Haccı olan kardeşim senin tıraş olup ihramdan çıkışın, tıpkı ölümden sonra dünyaya tekrar gelmen gibidir. Artık hayatımıza bir çeki düzen vermeliyiz, Kur’an bize yakın durmalı, onunla yürümeli, onunla konuşmalı ve onunla hasbihal etmeliyiz. Kur’an-ı elimizin yetişemeyeceği raflardan, süslü örtülerden kalbimize, dilimize ve yaşantımıza indirgemeliyiz.
Alemlere rahmet olarak gönderilen, Nebiyi’l-Muhteremin sünnetini, O’nun gül sohbetini, her gün sahabesiyle aynı rahmet sofrasından faydalandığı gibi hadis sofrasına iştirak ederek, hadisi şerifleriyle irtibat halinde olmalıyız. Örneğin; “Haccın vazifelerini benden alın” Kur’an-ı Kerimin ifadesiyle “Bana tabi olun ki, hidayete eresiniz” diyen Peygambere tabi olmak, Allah’a tabi olmaya eş değerdir. Çünkü Allah Resülüne tabi olma hususnda şöyle buyurmaktadır: “O size neyi veriyorsa onu alın ve o sizi neden nehy ediyorsa da ondan kaçının” (Haşr: 59/7) diye emredilmektedir. l